12 Nisan 2013 Cuma

annemin tarif defteri


-bak bakayım, vişneli cheesecake yazmış mıyım?

günlerden, alıkların bahar zannettiği nisan soğuğu, elimde hiçbir zaman yazımın falan çıkmayacağı, saçma hayallere beş dakikalığına uğratmış dergi. yağmur biraz surata tükürür gibi düşüyor. trip'İn kapısından giriyorum.

-bize ne oldu emre? ne oldu diyorum. (sık sık cansu'nun bu isyanını yazıya serpiştireceğim) nazlı lütfen uyanır mısın?

trip'teki barmen beni görünce gözleri parlıyor. bir keresinde yine tek başıma otururken, yanıma gelip konuşmaya çalışan tipleri kovalamıştı ve bana "gel bara otur, bir bira ısmarlayayım" demişti. bara oturmuştum ve hiç konuşmamıştık. müzik dinlemiştik. kaan çaydamlı, the smiths gecesi yapmak istediğini o gün söyledi bence, çünkü ben hep the smiths şarkıları istedim. adamı abim gibi sevdim o anlarda. hala seviyorum. birayı normalden sekiz kat hızlı içtim ve derginin kapağını açmadığım gibi tüküren yağmura çıktım.

-emre bitsin bu lütfen, emre ne oluyor ya? emre diyorum, sana diyorum abi, gülmek istemiyorum. (yine cansu)

herkesin bere taktığı kış günlerinden biri, üzerimde aptal hoodielerimden yine. ayağımda spor ayakkabılar. "su alıyor mu acaba" bakışları delici. çığlık çığlığa içimde kavgalar kopuyor. nazlı yine kendini anlatamadı sayın seyirciler ve bugün başkan roosvelt'in ölümünün bilmem kaçıncı yıldönümü.


herkesin bere taktığı o gün, sen de bere takıyordun. oturmak için bana ayrılan tek yer senin tam karşına denk düşüyordu. herkesin bere taktığı o günlerde, içeri girilince bereler çıkarılır. senin beren kafanda duruyordu. bere sana çok yakışıyordu. "yani olmuyor, olmuyor" söylüyordu özge ve emir. bir gün emir'in sahnede özge'ye ettiği evlenme teklifini de yazmak için çok büyük bir isteğim var. o günü düşününce ruhum daralıyor biraz. yazacağım günü değil, teklif ettiği günü. emir iyi görünüyordu en son ama, biraz delirmiş gibi. biraz benim gibi. ama iyi görünüyordu. o halini sevdim. başladığımız cümleleleri ikimiz de tamamlayamayacak kadar alkolik olsak da, emir hala pilot olmak istiyorum diyebildi. bana "jetlag" denildiğini ben söyleyemedim.

hooray for love!

mutsuzluktan kemiklerim birbirine yapışıyordu, 404 etkisi. o yapıştırıcıları kullanırken dikkat edin, sıcak bir hava yayıyorlar etrafa. çakmakla yapıştırmak gibi iki eli birbirine. önce tenin yağları yanar insanlar yanarken. nazlı yine saçmaladı sayın seyirciler ve bugün bülent ecevit'in cenazesi milyonları ağırladı.. hooray. içimdeki hayranlığa biri dur demeli. etrafa bağırmak istemiştim. bereli kafanı tutup bir sağa bir sola sallamak istemiştim.

saatlerimiz ikiye yaklaşırken nazlı yine uyku sıkıntısı çekerek yazmaya başladı sayın seyirciler ve şimdi mavi taşşaklı maymunların nasıl zıpladığını izlemek üzere zanzibar milli parkındaki arkadaşımıza bağlanıyoruz. arkadaş, sendeyiz.


çoğu zaman dalga geçilen taraf olduğumu farketmek iyi gelmedi. kendimi bereyle, bere giyilmeyen bir mevsimde boğmak istedim şu an mesela. bütün ağzımdan çıkan kelimeler, yanarak birbirine yapıştı. biri ağzıma bir avuç çamur çaldı. emre diyorum, bir şey yapmamız lazım, kendime gelemiyorum ya, anlamıyor musun? bu ne?! bu ne?! nasıl bir kafa yaşıyoruz, istemiyorum ben bunu şu an ya! ah benim güzel cansu'm. beyazı fazla kaçırdık. beyazdan çok az kullanmalıydık.

gülerken gözlerim kapandığı için moralim bozuldu dün gece. çünkü insan gülerken, bir sebep arıyor on beş dakikadan sonra, yani bir şey göreyim de ona güleyim bari diye düşündükçe gülmek beni rahatsız etti. insan gülmekten bile sıkılabiliyormuş. bunu gördük. çok sıkıcıydı. kontrolümü yitirmek çok kötüydü.

anne, cheesecake tarifini yazmışsın, ama yarım kalmış, bir yerine parantez içinde "nazlı konuştu yazamadım" karalamışsın. anne sen çok garip bir kadınsın. tarif defterin çok eskimiş, yenisini alsak bunun içindekileri temize çekmeyeceksin, çünkü çekmeyeceksin. bunu kullanmaya devam edeceksin. annemin tarif defterindeki yarım kalmış cheesecake'e benziyorum kısaca. annemin, yırtık tarif defterindeki yarım tarif. hooray for love!

bere takmıştın, yağmur tükürüyordu, emir ve özge şarkı söylüyorlardı, cansu "emre ne oluyor ya" diye bağırıyordu, benim gülmekten gözlerim kısılıyordu, gördüğüm anda sana korkunç bir hayranlık duymuş olmam yapacaklarımdan korkmam sebep oluyordu, bere sana çok yakışmıştı. sana yarın kocaman sarılacağım. emir yüzüğü çıkarıyor, şule sandalye tepesinden çığlıklar içinde bağırıyor, ben belinden tutuyorum düşmesin diye, özge ve emiri alkışlayamıyorum, elimde hiçbir zaman yazılarımın falan çıkmayacağı dergi, "film yapmak için en son ihtiyaç para" durul ve yağmur kardeşler, celal'de babalarını görüp çekimi kesmişler. babamı özlediğim günlerdeki gibi ankara kokuyor istanbul. ayazın üç kuruş istanbul. annemle karaköy iskelesinde duruyoruz, annem birden "ne istedin istanbul veremedik, anlamadık ki anasını satayım" diyor. anne yeni vapur gelmedi ya tüh diyorum. ablamın elinden tutup bakkala gidiyorum, alışveriş yapıyoruz beraber. başak doğum günüm için iki tane cheesecake alıyor ve ilker bey bağırıyor ona, "herkese pasta, nazlı'ya neden cheesecake?!" başak "ama nazlı bunu seviyor ilker bey" diyemiyor. anne, cheesecakeler gibi yarım kalıyorum. bana bir tane bere örmeye başla. yaz çabuk geçecek. şuleyle yürürken muz kabuğuna basıyorum ve düşüyorum.(bu gerçek) nazlının düşüşünün yaşayan tek şahidi şuleye bağlanıyoruz sayın seyirciler. serkan annem hastaneye zemzem suyu götürdü, babamın dudaklarına sürmek için, kurumasın diye diyor, ölecek babam diyor. ertesi gün şuleden alıyorum ölüm haberini.ayşe chestar'a bağırıyor, pis köpek, masturbasyon yapmaktan başka bir boka yaramıyorsun. cana içip içip bana saldırıyor, başakla sürekli ağladığımızı görüyorum, ecem bozuk psikolojisini masaya yatırıyor. ben bölünüyorum, bölündükçe yarım kalıyorum. binlerce anı, birbirinden yıllarca ve kilometrelerce uzak binlerce anı. flaş gibi beynimde aynı anda yanıyor. oturup yazıyorum.

uzun süre yazmamak üzere.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder